3 Ağustos 2026 Pazartesi

SİNEKLERİN TANRISI ALEGORİSİ (SİMGESEL ANLATIM )

 Sineklerin Tanrısı (Lord of the Flies), İngiliz yazar ve öğretmen William Golding tarafından 1954 yılında kaleme alınmış bir romandır.

Golding, II. Dünya Savaşı sırasında Kraliyet Donanması'nda subay olarak görev yapmış ve savaşın yıkımına, insanın insana uyguladığı dehşete bizzat şahit olmuştur. Bu deneyim, onun insanoğlunun doğasına dair inancını sarsmıştır.

Ayrıca eser, R. M. Ballantyne'ın 1858 tarihli Mercan Adası (The Coral Island) adlı Victoria dönemi romanına doğrudan bir tepki ve eleştiri olarak doğmuştur. Mercan Adası romanında bir adaya düşen Britanyalı çocuklar gayet medeni, ahlaklı ve Hristiyan değerlerine bağlı kalarak düzen kurarken; Golding, II. Dünya Savaşı sonrası gerçekliğiyle bu pembe tabloyu reddetmiş ve medeniyet kabuğu soyulduğunda insanın içinden çıkacak olan vahşeti göstermek istemiştir.

Romanın ismi olan "Sineklerin Tanrısı", İbranicedeki Beelzebub (Sineklerin Efendisi) kelimesinin birebir çevirisidir ve İbrahimi dinlerde Şeytan'ı veya kötülüğün simgesini temsil eder.

Gelecekteki bir nükleer savaş sırasında, Britanyalı çocukları taşıyan bir uçak vurularak Güney Pasifik'teki ıssız bir adaya düşer. Yetişkinlerin hiçbirinin sağ kurtulamadığı adada, yaşları 6 ile 12 arasında değişen bir grup erkek çocuk baş başa kalır.

  • Düzenin Kurulması: Çocuklar arasında ön plana çıkan Ralph, adada bulduğu büyük bir deniz kabuğunu (deniz salyangozu kabuğu) üfleyerek çocukları toplar. Lider seçilen Ralph; barınaklar inşa etmeye, adadan geçen gemilere işaret verebilmek için dağın tepesinde bir ateş yakmaya ve kural koymaya odaklanır. Ralph'in en büyük destekçisi, gözlüklü, kilolu ama mantığın ve mantıklı düşüncenin sesi olan Domuzcuk'tur (Piggy).
  • Çatışma ve Bölünme: Ancak çocuklardan Jack, avcı grubunun lideri olur ve düzeni korumak yerine avlanmaya, et yemeye ve kabileleşmeye heves eder. Zamanla adada bilinmeyen bir "Canavar"ın var olduğu dedikodusu yayılır. Çocukların içindeki belirsizlik ve ölüm korkusu, Jack tarafından manipüle edilir. Jack, mantık yerine korkuyu ve ilkel dürtüleri besleyerek çocukların çoğunu kendi tarafına çeker.
  • Vahşete Kayış: Jack ve kabilesi, öldürdükleri bir domuzun başını sivri bir kazığa geçirerek adadaki "Canavar"a adak olarak sunarlar. Etrafında sineklerin üşüştüğü bu domuz başı, Sineklerin Tanrısı'dır. Grubun mistik ve içe dönük çocuğu Simon, ormanda bu domuz başıyla sanrılar görür; Sineklerin Tanrısı ona "Canavar"ın dışarıda değil, çocukların kendi içlerinde olduğunu söyler. Simon bu gerçeği diğerlerine anlatmak için gruba koştuğunda, histerik bir ayin ve dans krizine giren çocuklar Simon'u canavar zannederek linç edip öldürürler.
  • Çöküş: Düzen tamamen yıkılır. Jack'in çetesi Domuzcuk'un gözlüğünü (ateş yakma aracını) çalar. Çıkan arbedede bir kaya parçasıyla Domuzcuk öldürülür ve elindeki adalet/düzen sembolü olan deniz kabuğu parçalanır. Son kalan düzen savunucusu Ralph, adada avlanmaya başlanır. Jack ve adamları Ralph'i ortaya çıkarmak için tüm adayı ateşe verirler.
  • Kurtarılma: Ralph tam ölmek üzereyken sahile koşar ve karşısında adadan yükselen dumanı görüp karaya çıkan bir Kraliyet Donanması subayı bulur. Subay, çocukların bu vahşi durumunu görünce şaşırır ve "İngiliz çocuklarının daha iyi bir gösteri sunmasını beklerdim" der. Ralph ve diğer çocuklar, kaybettikleri masumiyetleri ve arkadaşlarının ölümü için gözyaşlarına boğulur. Subay ise adadaki bu çocukça dehşeti küçümserken, arkasında kendisini bekleyen devasa savaş gemisine ve yetişkinlerin dünyasındaki çok daha büyük felakete (savaşa) bakmaktadır.

Sineklerin Tanrısı, insanın içindeki karanlığın ve medeniyetin ne kadar kırılgan bir örtü olduğunun alegorisidir:

  1. İnsan Doğasının İçsel Kötülüğü: Golding'e göre kötülük, dışarıdan gelen bir yaratık ya da soyut bir güç değildir; her insanın içinde potansiyel olarak var olan ilkel bir dürtüdür. Toplumsal kurallar ve baskılar (medeniyet) kalktığında bu ilkel güdü (Jack) mantığı (Domuzcuk) ve düzeni (Ralph) yok eder.
  2. Korkunun Manipülasyonu: Hikâyedeki "Canavar", kitlelerin korkuyla nasıl güdüleceğinin simgesidir. Jack, soyut ve olmayan bir korkuyu kullanarak otorite kurmuş ve çocukları mantıktan uzaklaştırmıştır.
  3. Sembollerin Temsili:
    • Deniz Kabuğu: Demokrasi, düzen, adalet ve konuşma hakkı.
    • Domuzcuk’un Gözlüğü: Bilim, akıl ve rasyonel düşünce.
    • Ateş: Umut, medeniyet ve kurtuluş arzusu.
    • Sineklerin Tanrısı (Domuz Başı): İnsanın içindeki çürüme, kötülük ve bağnazlık.
  4. Yetişkin Dünyasının İronisi: Hikâyenin sonunda çocukları kurtaran subay, medeniyeti temsil ediyor gibi görünse de aslında dünyayı yok eden devasa bir nükleer savaşın parçasıdır. Çocukların adadaki küçük vahşeti, yetişkinlerin dünyadaki büyük vahşetinin bir aynasıdır.

 

ADALET HEYKELİNİN ALEGORİSİ (SİMGESEL ANLATIMI )

 




Justitia (Adalet Heykeli) alegorisinin kökeni Antik Mısır, Yunan ve Roma mitolojisine dayanır. Batı hukuk kültürünün ve görsel adalet simgesinin temelini oluşturan bu figür, tarihsel süreçte üç ana mitolojik gelenekten beslenerek biçimlenmiştir:

  • Mısır Mitolojisi (Ma'at): Adalet kavramının görselleşmesinin bilinen ilk örneği, elinde adalet terazisi tutan ve ölülerin kalbini doğruluk tüyüyle tartan adalet tanrıçası Ma'at’tır.
  • Yunan Mitolojisi (Themis ve Dike): Yunan mitolojisinde adil düzenin, geleneksel hukukun ve kehanetin tanrıçası Themis ile onun kızı olan hakiki adalet tanrıçası Dike, bu alegorinin doğrudan atalarıdır.
  • Roma Mitolojisi (Justitia): Romalılar Yunan mitolojisindeki Themis ve Dike figürlerini harmanlayarak ona Justitia adını vermişlerdir. Evrensel hukuk kurallarını ve devletin adalet gücünü kişileştiren Justitia, Rönesans dönemiyle birlikte göz bağının da eklenmesiyle günümüzdeki modern adalet heykelinin nihai formunu almıştır.

 

Mitolojik anlatıya göre, tanrılar ile insanların birlikte huzur içinde yaşadığı Altın Çağ’da adalet tanrıçası Dike (Justitia) yeryüzünde insanlarla yan yana ikamet etmekteydi. O dönemde yalan, hırsızlık, savaş ve haksızlık yoktu; insanlık tam bir uyum içindeydi.

Ancak zamanla Altın Çağ sona erip Gümüş ve Tunç Çağları başlayınca insan doğası bozulmaya başladı. İnsanlar açgözlülüğe kapıldı, birbirlerinin hakkına el uzattı, hile ve savaş yeryüzünü kapladı. Justitia, insanlara doğru yolu göstermeye, aralarındaki anlaşmazlıkları adaletle çözmeye çalıştıysa da insanoğlunun kibri ve kötülüğü galip geldi.

İnsanların adalet çağrılarına kulak tıkaması ve yeryüzünün kanla dolması üzerine Justitia, yeryüzünü terk eden en son tanrıça oldu. Gökyüzüne yükselerek yıldızların arasına çekildi ve bugün Başak (Virgo) burcu olarak bilinen takımyıldızına dönüştü. Elindeki adalet terazisi ise gökyüzündeki Terazi (Libra) burcu haline geldi.

Justitia gökyüzüne çekilirken insanlığa şu mesajı bıraktı: Yeryüzünde adalet sağlandığı sürece barış var olacak, adalet katledildiğinde ise insanlık kendi yıkımını hazırlayacaktır. İnsanlar ise onun anısını yaşatmak ve yeryüzünde kaybettiği o ilahi düzeni yeniden kurabilmek adına onun imgesini mermere kazıyarak sembolleştirdiler.

Adalet heykeli, üzerindeki her bir objeyle hukukun temel ilkelerini somutlaştıran eksiksiz bir alegoridir:

  1. Göz Bağı (Tarafsızlık): Justitia’nın gözlerinin bağlı olması, adaletin kişilere, makamlara, zenginliğe, ırka veya statüye göre değişmeyeceğini simgeler. Hukuk karşısında herkes eşittir; yargıç "kime" karar verdiğine bakmaz, sadece "olaya" bakar.
  2. Terazi (Denge ve Hakkaniyet): İki kefe; iddia ile savunmayı, suç ile cezayı, hak ile sorumluluğu dengede tutmayı temsil eder. Karar verilmeden önce her iki tarafın delilleri ve argümanları hassas bir şekilde tartılmalıdır.
  3. Kılıç (Yaptırım Gücü ve Adaletin Keskinliği): Sol eldeki terazi hakkın tespitini yaparken, sağ eldeki kılıç kararın uygulanmasını ve caydırıcılığı simgeler. Yaptırım gücü olmayan adalet çaresizdir; adaletsiz güç ise zalimliktir.
  4. Ayak Altındaki Yılan / Kitap (Hukukun Üstünlüğü): Heykelin ayakları altında genellikle bir yılan (kötülük ve hile) ile bir kanun kitabı bulunur. Bu durum, hukukun üstünlüğünün her türlü hile ve kötülüğü ezeceğini ifade eder.

Özetle; Adalet alegorisi bize, bir toplumda adaletin kör (tarafsız), hassas (ölçülü) ve keskin (yaptırım gücü olan) olması gerektiğini; aksi takdirde toplumsal barışın yok olup insani değerlerin çökeceğini öğretir.

SIRT ÇANTASI ALEGORİSİ (SİMGESEL ANLATIMI )

 

Bu alegorinin menşei , antik çağ'a ait tek bir yazara bağlı klasik bir metinden ziyade, Doğu kökenli Zen ve Budist anlatılardan beslenen geleneksel bir psiko-felsefi benzetmedir.

Özellikle Hindistan, Çin ve Japonya’daki bilge-öğrenci (üstat-talebe) diyaloglarında, ruhsal ağırlaşmayı ve zihinsel yükleri anlatmak için kuşaktan kuşağa aktarılarak günümüze ulaşmıştır. Modern psikolojide ve terapi pratiklerinde ise Affetme ve Bilişsel Esneklik süreçlerini örneklendirmek için sıklıkla kullanılan evrensel bir hikâyedir.

Hikayede köyün bilge kişisine, içindeki öfke, kırgınlık ve geçmişin yükleriyle yaşamaktan yorulmuş genç bir adam gelir. Genç adam bilgeye sorar:

"Efendim, kalbimdeki öfkeyi, bana yapılan haksızlıkları ve geçmişin yükünü bir türlü unutamıyorum. Bunlardan nasıl kurtulabilirim?"

Bilge adam bir süre düşünür ve öğrencisine boş bir sırt çantası ile bir çuval büyükçe taş uzatır. Ardından şu talimatı verir:

"Şimdi sana haksızlık eden, seni kıran, seni öfkelendiren veya pişmanlık duyduğun her bir olay ve kişi için bu çuvaldan bir taş al. Taşın üzerine o kişinin veya olayın adını kazı ve sırt çantana at. Bundan sonra nereye gidersen git, bu çantayı sırtından hiç çıkarmayacaksın. Yürürken, çalışırken, hatta uyurken bile çanta yanında duracak."

Genç adam bunun kolay bir görev olduğunu düşünür. İlk günlerde çantasında 4-5 taş vardır ve bunları taşımak pek de zor gelmez. Ancak günler geçtikçe, karşılaştığı yeni olumsuzlukları, geçmişte hatırladığı eski kırgınlıkları düşündükçe çantaya yeni taşlar eklemeye devam eder. Taşların sayısı arttıkça çanta ağırlaşmaya başlar.

Aylar geçer; genç adam artık dik yürüyemez hale gelir, omuzları çöker, belinde şiddetli ağrılar başlar. Üstelik taşlar zamanla nemlenip kokmaya, çürümeye ve gencin kıyafetlerini kirletmeye başlar. Taşların ağırlığı yüzünden ne arkadaşlarıyla gezebilmektedir ne de geceleri rahat uyuyabilmektedir.

Dayanamayan genç adam yeniden bilgenin yanına gider ve çantayı yere fırlatarak haykırır:

"Efendim, artık bu yükü taşıyamıyorum! Omuzlarım çürüdü, kokudan yanıma kimse yaklaşmıyor ve hayatım çekilmez bir hal aldı!"

Bilge gülümseyerek yanıt verir:

"Evlat, o çantadaki taşlar sırtında taşıdığın şeylerden ibaret değil; senin zihninde ve kalbinde taşımaya devam ettiğin kırgınlıklar, öfke ve geçmişin yükleridir. Sen affetmeyerek  ya da geçmişi bırakmayarak karşı tarafı cezalandırdığını sanıyordun, oysa sadece kendi sırtına taş yüklüyordun. Çantayı yere bırakmadıkça, kokan da ağırlaşan da sen olacaksın."

Bu alegoriden çıkarılabilecek temel dersler şunlardır:

  1. Affetmek Karşı Taraf İçin Değil, Kendin İçindir: Affetmek, yapılan hatayı onaylamak veya unutmak demek değildir; o olayın ve kişinin yükünü (taşını) kendi zihninizden ve bedeninizden indirmektir.
  2. Taşın Ağırlığını Belirleyen Şey Zaman Zaman Zihnimizdir: Bir taş kısa süreliğine elinizde tuttuğunuzda hafiftir; ancak onu günlerce, aylarca taşırsanız sizi felç eder. Düşünceler ve duygular da böyledir.
  3. Zihinsel Yüklerin Bedensel Yansımaları: Geçmişin bitmeyen muhasebeleri, kin ve öfke; psikolojik olduğu kadar fiziksel olarak da insanı tükenmişliğe ve ağırlığa sürükler. Yüklerden kurtulmanın tek yolu, çantayı yere bırakmayı (kabullenmeyi ve serbest bırakmayı) seçmektir.

 

KANATLI ARABA ALEGORİSİ (SİMGESEL ANLATIMI )

 

Mitolojide gökyüzünün ötesinde, tanrıların ve ruhların süzüldüğü sonsuz bir tayf vardır. Bu göksel alemde tüm ruhlar, iki kanatlı atın çektiği görkemli arabalarla seyahat ederler.

Hikâyedeki karakterlerin durumu şöyledir:

  • Tanrıların Arabaları: Tanrıların (örneğin Zeus’un) arabasını çeken atların ikisi de mükemmel, uysal ve saf kanattır. Bu yüzden tanrılar hiç zorlanmadan, büyük bir zarafetle gökyüzünün en tepe noktasına tırmanırlar. Orada, evrenin ve tüm varoluşun yalın gerçeği olan "İdealar Meydanı"nı izleyerek beslenirler.
  • İnsan Ruhlarının Arabaları: İnsanların arabalarında ise işler çok karmaşıktır. Arabayı süren bir sürücü vardır ancak ona koşulu olan iki at birbirinin tamamen zıttıdır:
    • Birinci At (Beyaz At): Dik duruşlu, beyaz renkli, gözleri siyah, şerefe ve ölçülülüğe tutkun, komut dinleyen asil bir attır. Kırbaca bile gerek duymaz, sadece sürücünün sesiyle hareket eder ve arabayı hep yukarıya, gökyüzüne doğru çekmek ister.
    • İkinci At (Siyah At): Çirkin, eğri büğrü, kalın boyunlu, basık burunlu, tüylü ve bencil bir attır. Kırbaça ve mahmuzlara sürekli direnir. Gözü sadece yerde, bedensel hazlarda ve dünyevi arzulardadır. Arabayı sürekli aşağıya, karanlığa ve toprağa doğru çekmeye çalışır.

Hikâyenin Gelişimi ve Düşüş

İnsan ruhunun sürücüsü, tanrıların peşinden gökyüzünün zirvesine çıkıp o mutlak hakikati görmek ister. Ancak tırmanış başladığı anda arabanın içinde korkunç bir arbede yaşanır.

Siyah at, sürücünün emirlerini hiçe sayarak arabayı aşağı çekmeye başlar. Beyaz at yukarı çıkmak için çabalarken, siyah atın yarattığı sarsıntı yüzünden araba kontrolden çıkar. Sürücü bütün gücüyle dizginlere asılır; siyah atın ağzını kanatacak kadar sert çeker ama siyah at direnmeye devam eder.

Gökyüzündeki bu kaos sırasında arabalar birbirine çarpar, atlar çifte atar ve büyük bir karmaşa yaşanır. Bu çalkantı esnasında insan ruhlarının kanatları kırılır ve dökülmeye başlar.

Kanatlarını kaybeden ve ağırlaşan ruh, artık gökyüzünde tutunamaz. Süzülerek aşağıya, maddi dünyaya doğru düşer. Yeryüzüne çakılan ruh, tutunacak bir yer arar ve bir insan bedeninin içine hapsolur. İşte dünyadaki doğum hikâyesi Platon'a göre böyle gerçekleşir.

Yeryüzündeki Yaşam ve Hatırlama

Yeryüzüne düşen ruh, gökyüzünde gördüğü hakikatleri ve güzellikleri unutur. Ancak ne zaman ki dünyada güzel bir şey (bir sanat eseri, doğru bir davranış veya gerçek bir aşk) görse, içindeki sürücü ansızın irkilir.

Gökyüzünde gördüğü o "Mutlak Gözelliği" hatırlar. Bu hatırlama ile birlikte sırtındaki kırık kanat yerleri kaşınmaya, sızlamaya ve yeniden filizlenmeye başlar. Ruh, tıpkı bir sevgilinin yanında heyecanlanan biri gibi çırpınır. Eğer insan dünyadayken aklını (sürücüyü) kullanarak siyah atı ehlileştirmeyi başarırsa, kanatları yeniden büyür ve öldükten sonra ait olduğu gökyüzüne geri döner.

Platon’un Phaedrus diyaloğunda insan ruhunun yapısını, tutkularını ve hakikate ulaşma mücadelesini açıklamak için kullandığı felsefi bir benzetmedir.

Platon bu alegoride insan ruhunu, iki kanatlı at tarafından çekilen bir arabaya ve o arabayı yönetmeye çalışan bir sürücüye benzetir.

Alegorinin Kurgusu ve Karakterler

  1. Sürücü (Akıl - Nous): Arabanın dizginlerini elinde tutan kişidir. Arabayı doğru rotada tutmaya, kontrolü sağlamaya ve gökyüzünün en üst noktasına (İdealar Dünyası'na) ulaştırmaya çalışır. Mantığı, bilgelik arayışını ve iradeyi temsil eder.
  2. Beyaz At (Ahlak / İrade / İzzet - Thumos): Asil, uysal ve soy bir attır. Eğitime ihtiyaç duymadan, sadece sürücünün sözlü komutlarıyla hareket eder. Şeref, gurur, erdem, cesaret ve doğru olanı yapma arzusunu simgeler. Sürücünün tarafındadır.
  3. Siyah At (Nefs / Bedensel Arzular - Epithumia): İnatçı, çirkin, vahşi ve kontrol edilmesi son derece zor bir attır. Sürücünün komutlarına ve kırbacına direnir. Bedensel hazları, açgözlülüğü, şehveti ve dünyevi arzuları temsil eder. Arabayı sürekli aşağıya, maddi dünyaya çekmeye çalışır.
  4. Kanatlar (Ruhun Yükselme Yetisi): Ruhun tanrısal olana, güzelliğe ve hakikate yükselmesini sağlayan unsurdur. Ruh erdemli davrandıkça kanatlar beslenir ve güçlenir; kötülüğe ve cehalete battıkça kanatlar zayıflar ve dökülür.

Mücadele ve Gökyüzü Yolculuğu

Platon’a göre tanrıların arabalarındaki her iki at da asil ve güçlüdür; bu yüzden tanrılar sorunsuz bir şekilde gökyüzüne yükselir. Ancak insanların ruhunda tam bir iç çatışma yaşanır:

  • Çatışma: Beyaz at sürücünün direktifleriyle yukarıya, Hakikatler Meydanı’na (Hyperouranios) tırmanmak ister. Siyah at ise dizginleri çekerek arabayı aşağıya, dünyevi ve bedensel hazlara doğru sürüklemeye çalışır.
  • Düşüş: Eğer sürücü akıllılık edip siyah atı dizginleyemezse, araba dengesini kaybeder. Atların kanatları kırılır, ruh ağırlaşır ve gökyüzünden yeryüzüne düşerek bir insan bedenine hapsolur (doğuş).
  • Yeniden Yükseliş: Dünyaya düşen ruh, bu yaşamda güzelliği, bilgeliği ve erdemi arzuladıkça kanatları yeniden büyümeye başlar. Platon buna Aşk (Eros) der. Gerçek aşk ve felsefe, ruha kaybettiği gökyüzünü hatırlatan bir kıvılcımdır.

Temel Çıkarım

Platon bu alegori ile insanın kendi içindeki psikolojik çatışmayı özetler: İnsan; mantığı (Sürücü), ahlaki hisleri (Beyaz At) ve hayvani dürtüleri (Siyah At) arasında sürekli bir denge kurmak zorundadır. Özgürlük ve bilgelik, siyah atı yok etmekle değil; aklın liderliğinde onu ehlileştirip tüm gücü tek bir yöne yönlendirebilmekle mümkündür.

 

KÖR ADAMLAR VE FİL ALEGORİSİ (SİMGESEL ANLATIMI )

 

Hindistan menşeli antik bir hikâyedir ve Budizm, Jainizm, Hinduizm ile İslam tasavvufunda (özellikle Mevlânâ'nın Mesnevî eserinde) sıklıkla kullanılır.

Hikâye, insanların mutlak hakikatin yalnızca kendi deneyimledikleri kadarını kavrayıp bunu bütünün tek gerçeği sanmalarını ve bu yüzden tartışmaya tutuşmalarını anlatır.

Allegorinin Kurgusu

Karanlık bir odada veya bir köyde daha önce hiç fil görmemiş ve görme engeli olan altı adam bir filin yanına getirilir. Her birinden file dokunarak onun nasıl bir şey olduğunu tanımlamaları istenir:

  1. Hortumuna dokunan adam: "Fil tıpkı kalın bir yıla benzer," der.
  2. Kulağına dokunan adam: "Hayır, fil geniş bir yelpazedir," der.
  3. Bacağına dokunan adam: "Saçmalamayın, fil tıpkı sağlam bir ağaç gövdesidir," der.
  4. Böğrüne (Gövdesine) dokunan adam: "Hepiniz yanılıyorsunuz, fil sert bir duvardır," der.
  5. Kuyruğuna dokunan adam: "Fil sadece eski bir halat ya da ipten ibarettir," der.
  6. Dişine dokunan adam: "Yanlış, fil sivri ve pürüzsüz bir mızraktır," der.

Adamların her biri kendi sınırlı deneyiminden emin olduğu için diğerlerinin yalan söylediğini düşünür ve aralarında şiddetli bir tartışma başlar. Hepsi kısmen haklıdır, ancak hiçbiri bütünün bilgisine sahip değildir.

Sembolik Anlamları ve Felsefi Çıkarımlar

  • Fil: Mutlak hakikati, evrensel gerçeği veya tanrısal özü temsil eder.
  • Kör Adamlar: Sınırlı duyuları, bakış açıları ve ön yargılarıyla gerçeği anlamaya çalışan insanoğlunu temsil eder.
  • Dokunulan Uzuvlar: İnsanların göreceli (subjektif) deneyimlerini, farklı inançları, ideolojileri ve perspektifleri simgeler.

Temel Dersler

  1. Görecelik (Perspektif): İnsan zihni hakikatin tamamını tek bir açıdan kavrayamaz. Herkes kendi penceresinden gördüğü parçayı "bütün" zanneder.
  2. Çatışmaların Kaynağı: Dünyadaki fikir ayrılıklarının, inanç tartışmalarının ve dogmatizmin temel sebebi; kendi parçasına tutunup diğer parçaları reddetmektir.
  3. Mevlânâ'nın Yaklaşımı: Mevlânâ bu hikâyeyi Mesnevî'de anlatırken şöyle der: "Herkesin elinde bir mum olsaydı, oda aydınlanır ve hepsi aynı şeyi görürdü." Buradaki mum; kâmil akıl, empati ve bütüncül bakıştır.

Bu aleğoriyi Bilge Özgenin güftesiyle bağlayalım...

Arıyı çiçekte dalda sevelim
Çiçeği petekte balda sevelim
Sevdiğim gönülde kalda sevelim
Arı dalda,çiçek balda,sen bize
Görecek gönül ver,verde sevelim

Bakarsan dünyaya gönül gözüyle
Görürsün herşeyi gerçek yüzüyle
Kovanda bal olur çiçek özüyle
Arı dalda,çiçek balda,sen bize
Görecek gönül ver, verde sevelim

Görmezse o gözler gönül neylesin
Kadrini bilmezsen ömür neylesin
Sevgiyi gerçekten bilen söylesin
Görse gözler, güler yüzler sen bize
Görecek gönül ver verde sevelim

MAĞARA ALEGORİSİ (SİMGESEL ANLATIMI )

 

Antik Yunan filozofu Platon’un Devlet (Politeia) adlı eserinin 7. kitabında yer alan, insan doğasını, bilgiyi ve cehaleti açıklayan Batı felsefesinin en ünlü benzetmeleridir.

Platon bu alegori ile algıladığımız fiziksel dünya ile gerçekliğin (İdealar Dünyası) arasındaki farkı anlatır.

Allegorinin Kurgusu

Karanlık Mağara ve Mahkûmlar: Yer altında, dışarıdan ışık almayan bir mağarada doğduklarından beri zincirlenmiş insanlar vardır. Bu insanlar başlarını sağa veya sola çeviremez, sadece karşılarındaki mağara duvarını görebilirler.

Gölgeler ve Yansımalar: Mahkûmların arkasında yüksek bir yerde bir ateş yanmaktadır. Ateş ile mahkûmlar arasında bir yol vardır ve bu yoldan nesneler, heykeller, hayvan figürleri taşıyan insanlar geçer. Mahkûmlar sadece bu nesnelerin duvara yansıyan gölgelerini görürler. Gölgelerin çıkardığı sesleri de o nesnelerin kendi sesi sanırlar. Onlar için tek gerçeklik duvardaki gölgelerdir.

Kurtuluş ve Dış Dünya: Mahkûmlardan biri zincirlerini kırar ve geriye döner. İlk başta ateşin ışığı gözlerini alır, canı yanar ve gördüğü nesnelere inanmakta zorlanır. Mağaranın dışına çıktığında ise Güneş’in ışığı gözlerini kör edercesine kamaştırır. Ancak zamanla alışır; önce sudaki yansımaları, sonra nesnelerin kendilerini, gökyüzünü ve en nihayetinde her şeyin kaynağı olan Güneş’i görür.

Mağaraya Dönüş: Gerçekliği kavrayan bu kişi, diğer mahkûmları kurtarmak için mağaraya geri döner. Fakat karanlığa tekrar uyum sağlayamadığı için duvardaki gölgeleri seçmekte zorlanır. Diğer mahkûmlar onunla alay eder, dışarı çıkmanın gözlerini bozduğunu iddia ederler. Onları özgürleştirmeye çalıştığında ise onu öldürmekle tehdit ederler (bu durum Platon’un hocası Sokrates’in idamına doğrudan bir göndermedir).

Alegorinin Sembolik Anlamları

Mağara: İçinde yaşadığımız, duyularımızla algıladığımız fiziksel dünya (Sanılar Dünyası).

Zincirler: İnsanı sınırlayan ön yargılar, toplum baskısı, duyusal algılar ve cehalet.

Gölgeler: İnsanların mutlak gerçek sanarak kabul ettiği yanılsamalar ve taklitler.

Mağaradan Çıkan Kişi: Gerçeği arayan Filozof.

Güneş: En yüksek iyi, hakikat ve bilgi kaynağı olan İdea.

Dış Dünya: Duyular ötesi zihinsel gerçeklik (İdealar Dünyası).

Temel Çıkarım

Platon’a göre çoğu insan hayatını mağaradaki mahkûmlar gibi, duyularının sunduğu yanılsamalardan ibaret zannederek geçirir. Gerçek bilgiye (Episteme) ulaşmak ise zihinsel bir çaba, yani duyusal dünyadan sıyrılıp düşünsel dünyaya geçiş ile mümkündür.

Rabbim tüm insanlara zihinsel zincirlerinden kurtulmayı nasip etsin...

22 Mart 2023 Çarşamba

ASTROLOJİ ÜZERİNE DÜŞÜNDÜKLERİM

 

Uzunca bir süre yazmadım / yazamadım, zira öğrendiklerimi özümseyip sentezleyip paylaşmak güzel ama öğrenmeye devam etmek ayrı güzel, bu yazımın konusu astroloji üzerine.  

Astroloji ile tanışmam yaklaşık 1974-1975 yıllarına rastlar, Linda Goodman isimli bir yazarın ASTROLOJİ VE BURÇLAR ismindeki, cep tarzı kitabını ödemeli olarak İstanbuldan Mersine getirttim, okumaya başladım ve etrafımdaki insanlara burçlarını sorarak yazılanlara ne kadar uyduğunu incelemeye başladım.

Lise çağındaki bir çocuğun bu aktivitesi hoş olmakla beraber, çocuğa olumsuz farklı paradigmalar veriyordu, şöyleki;

Birbiriyle uyumlu (dost ) olan, uyumsuz (düşman ) olan veya dostlukla düşmanlık arasındaki çizgide belli oranları içeren dostluk yada düşmanlık öngörüsü veriyordu, tam düşman, % 0 uyum, ....% 100 uyum tam dost gibi tasnif ediliyordu, zira okuduğum bu kitapta astrolojinin temeli olan yükselen burçtan, elementlerden(ateş, toprak, hava ve su ), niteliklerden (öncü, sabit ve değişken ) bahsetmiyor, salt burç özelliklerini anlatıyordu. Bu aynı “yarım imam dinden, yarım doktor candan eder” misali bir durumdu, yani yetersiz oranda astroloji bilip çevrenizdeki insanları yetersiz astroloji bilgisiyle yanlış tasnif edip yanlış tutumlara giriyordunuz yani yarım astrolog yada astroloji bilgisi yanlış yönlenmelere / yönlendirmelere neden oluyordu.

Neticede bu durum erken anne ve baba kaybı, erken hayata atılma, zor şartlarda yüksek eğitimi tamamlama (inşaat mühendisliği ), şehir bölge gözetmeden devam eden iş bazındaki göçlerle devam eden hayatım,  astrolojiye olan merakımı dizginlediği gibi bir noktada beni astrolojiden uzak tuttu, zira insanları sadece doğduğu tarihe göre şu yada bu burçtasın diyerek guruplamak çok yanlış yaklaşımlara neden oluyordu, yani siz ateş gurubu bir burçtansanız, hava gurubundan bir burçla iyi anlaşırdınız ama su gurubundan bir burçla çok zor neredeyse imkansız anlaşamazdınız, benim bu o zamanki bu kanım oldukça yanlış ve peşin hükümlüydü.

Dört senelik üniversite eğitimi ve arkasından yaklaşık kırk senelik meslek hayatı tecrübesi ve üstüne üstlük yurt içi ve dışı bir çok yerde iş icabı mecburi yada dolaylı bulunmak, farklı coğrafyalar ve insanlar tanımak, bilim ve teknolojideki gelişmeleri yaşamak ve takip etmek, dolayısı ile sosyal ve mental gelişmeleri yaşamak ve izlemek, insanın hayat ile ilgili öngörüsünde ister istemez  değişiklikler yapmaktadır. Her insan bu gelişmelerden aklı ve algısı oranında istifade etmekte, yaşadığı / taşıdığı hayatı ona göre değerlendirmektedir.

Tabiki her şeyin en iyi ve doğrusunu bizleri yaradan Allah bilir, ancak bizlerde doğuştan bizde olan yaradılış mizacımız, sahip olduğumuz akılla öğrendiğimiz bilgiyi sentezleyerek gerçekleri ve doğruyu öğrenebiliriz. Rabbim bizlere bu hayat gerçeklerini doğru öğrenme ve öğretme konusunda yar ve yardımcımız olsun.

Bazı televizyon proğram yapımcılarının söyleşi proğramlarına çıkardığı bilgili astrologların yaptığı öngörülerin isabetli olması nedeniyle, son zamanlarda astrolojinin revaçta olduğu görülmekte ve astroloji bilim mi ? bilim değil mi ? tartışmaları olmakta, bazı insanlar astrolojiyi fal (geleceği görme )  gibi algılamakta ve anlatmakta iken, bazı insanlar öngörü (olabilirlik ) anlamakta ve anlatmaktadır.

Ben bu kısır tartışmaya girmeyeceğim, sadece astrolojiye neden inandığımı yada astrolojinin bana göre gerçekliğinin ne olduğunu anlatmaya ve nasıl algıladığımı söylemeye çalışacağım.

“Bilenler bilmeyenlere anlatsın” diyen Nasrettin hoca gibi demeden, bilenlere/anlayanlara lafım yok, bilmeyenlere araştırın diyerek kendim de anladığımı ve bu konudaki özümseme ve sentezlerimi anlatmaya/paylaşmaya başlıyorum.

Fizik ilmi, evrenimizdeki çekim (gravitasyon ) yasasını tarif ederken şöyle der “ evrende kütlesi olan her cisim diğerini kendine çeker”, yani galaksimizde en büyük kütleye sahip güneş etrafında farklı kütle ve uydulara sahip gezegenleri (planetleri) gücü oranında kendine çekmekte, çektiği gezegenlerse güçleri oranında buna karşı koymakta, bir merkezkaç durumunda çeken kütle kendi etrafında dönerek dengede, çekilen de hem çekenden belli bir mesafe uzakta hemde kendi etrafında dönerek karşılıklı dengede durmaktadırlar. Aynı durum büyük kütle güneş etrafında dönen gezegenlerle uyduları arasında meydana gelmektedir.

Yine bilim, dünyamızın uydusu ay için, yeryüzünde/ denizlerde med-cezir  (deniz sularında taşma-çekilme )olaylarını meydana getirdiğini, bunun ölçümlerinde okyanuslarda 10-12 mt’ yi bulan oynamaların olduğunu söylemektedir,

Batı tıbbı vucudumuzun belli noktalarında hormon üretme merkezleri olduğunu, bu hormonların olması gereken sınır değerlerin ne olduğunu ve bu sınırların altında kalan yada sınırları geçen değerlerde insanın çeşitli hastalıklarla haşır neşir olduğunu belirtmektedir. Bu hormon merkezlerini sınır değerlerde tutmak adına çeşitli ilaçlar ve tedaviler geliştirmişlerdir.

Doğu, özellikle uzak doğu tıbbı bu işi daha komplike olarak, hormon üretme merkezlerini çakra (tekerlek ) olarak anmakta, yaşam tarzı nedeniyle bu çakra merkezlerinin kirlenebileceğini, bu merkezlerin sürekli belli frekanslar altında tutularak temizlenebileceğini, bunun içinde her hormon merkezine has belli frekanstaki seslerin dinlenmesi gerektiğini bildirmektedir.

Fizik bilimi frekanslarla yaratılan rezonans olayından bahsetmektedir, yani aynı genlık değerlerine sahip iki cisimden birine frekans uygulayarak titreşim yarattığınız vakit diğer cisim kendiliğinden titreşmeye başlamaktadır, bu, cismin kendi doğal frekansını yakalayıncaya kadar devam etmekte daha sonra cisim yapısına göre frekans neticesinde parçalanmaktadır. Bazı filmlerde ses vererek gösterilen cam yada bardak parçalanması, 1940 larda Amerikada, tamamiyle tesadüf, rüzgarın oluşturduğu frekansla 1-2 saat içinde kendiliğinden parçalanan Takoma köprüsü buna örnektir.

 Günümüzde bilim her maddenin bir frekansı olduğunu söylemektedir, hatta quantum felsefesi düşüncelerimizin bile bir frekansı olduğunu, başımıza gelen şeylerin düşünce yapımızla ilintili olduğunu iddia etmektedir,

 Bir kaç sene önce eğitimini aldığım Biorezonans kursu sonunda bizlere iki gün süren seminer verdiler, seminerin özeti, öğrendiğimiz bilgilerin tekrarı ve bu işte kullanılan cihazın nasıl çalıştığı ve neler yapabileceği idi, tabi birçok görsel resim ve video da izledik. Teorik olarak öğrendiğimiz olay, herşeyin frekansının olduğu ve vucut organlarımızın yaşam tarzımızdan ve yanlış beslenmelerden dolayı frekanslarında sapma olduğu vakit hastalık ve rahatsızlıkların başladığı, frekansında sapma olan organı tekrar iyi işler hale getirmek için bu aletle frekans yüklemesi yapıldığı ve organın sahip olması gereken gerçek frekansa eriştirildiği idi. Bu seminerde beni en çok etkileyen şey bir mikro organizmaya (virüs vb.)  frekans uygulayarak parçalanmasını izlemek oldu.

 Yine bir başka, beni etkileyen olay, kalp hastası bir yakınıma tedavi için gittiği hastahanede çok küçük olduğu söylensede (5 mgr yerine 10 mgr ) verilen yanlış dozaj neticesinde hasta bir anda bilincini yitirip istem dışı hareket etmeye başlaması oldu.

Aynı şekilde, zaman zaman sağlık durumlarını çek ettirenler bilir, sizden kan, üre vb. lerini alarak, çeşitli vucut verilerini (hormonlarınızı ) kontrol ederler, bu kontrollerde, size ait olan değerlerin yanına gerçekte olması gereken maksimum ve minumum değerler yazılır, izah ederler yada anlamanız istenir. Burada yazılan değerler yüzde yada binde olarak ifade edilir yani çok küçük değerlerdir, ancak sınır altı ve sınır üstü oldukları vakit bu değerler metabolizmanızda istenmeyen  işlevsizlik/hastalık / arıza  meydana getirirler.

 Duymayanın kalmadığına inanıyorum meşhur Japon bilim insanı Masaru Emoto, su kristalleri üzerine yıllar önce bir deney yapmış. Bu deneyde mikroskobik ortamda ve çok soğuk bir odada su kristallerini incelemiş. Tabi öncesinde bir kısım suya iyi ve güzel sözler söylerken bir kısmına da çok çirkin sözler sarf etmiş bunun yanı sıra değişik türden müziklerlerle değişik duyguları suya yansıtmış. Sonuç güzel sözler sarf edilen su kristalleri tıpkı kar taneleri gibi düzenli ve muazzam bir şekil oluştururken kötü sözler söylenen kristaller oldukça dağınık ve birbirinden kopuk bir şekilde oldukları gözlemlenmiş. Buradan çıkan sonuç aslında sözlerin sadece durağan su değil insan üzerinde de etkili olduğunu açığa çıkarıyor çünkü bildiğiniz üzere insan vücudunun dörtte üçü sudan oluşur. Sıradan bir su birikimine bile sözler tesir ederken insanlara ve gün içinde kendimiz için kullandığımız sözler nasıl tesir eder, bir düşünelim.

 Gözümüzle görmediğimiz elektro manyetik dalgaların ki bunların da çeşitli  (Radyo dalgaları, mikro dalgalar, infrared radyasyonu, rontgen ışınları , ultraviyole dalgaları, gamma ışınları vb. gibi )  türleri var, yer yüzü gezegenimizde kutupları gösteren manyetik alanımız var ki bu bahse konu dalgaların hepsi bizleri etkiler,

 Schuman rezonansını bilmeyen yoktur sanırım,  yani yeryüzünün doğal titreşim peryodunu, bu peryot son zamanlarda artmasına rağmen (7,83 herz den 35-40 hrz e yükseldiği söyleniyor )  bizler için faydalı bir rezonanstır. Sentetik malzemeler içinde boğulmuş, üzerinde dengesiz artı veya eksi elektrik yükleri bulunan, farkına varamadığı için bunun stresini yaşayanlara, uzmanların “ günde belli bir süre çıplak ayakla tabiatta (kum, çakıl, toprak çimen kastedilmiştir ) dolaşın “ demelerinin en büyük nedeni bu faydalı frekanstan istifade etmeleri içindir.

Samanyolu galaksimizde tespit edilmiş, astrolojiye temel teşkil eden yaklaşık on planet / gezegen (Güneş, ay, merkür, venüs, mars, satürn, jüpiter, üranüs, neptün, pluton ), 70-80 astroid ve 770 cıvarı sabit yıldız var,  bunlar aslında farklı kütle büyüklüklerine ve etkilere sahip enerji kaynaklarıdır.

Bunların birbirlerine göre farklı yörüngede ve mesafede konumlanmaları, döngülerinin farklı (ay zodyaktaki (sanal burç/astroloji kuşağı )  turunu 28,5 günde yaparken, pluton kendi yörüngesindeki turunu 144 ila 288 yıl arasında tamamlamaktadır )  olmaları  bireysel etkilerinden daha farklı etkiler oluşturmakta, müspet bilim, ışık yılı/yılları  mesafesindeki bu durumların nasıl olduğunu anlayamayıp ispat istesede , istatiksel bilim bunların etkisini yaşattıkları veya yarattıkları olay ve durumlara göre kabul etmektedir.

 Her gezegen, astroid ve yıldızın,  zodyakta (uzayda, gezegen, yıldız ve astroidlerin konum ve yörüngelerini açıklayan sanal kuşak )  ,  diğerleri ile oluşturdukları  etki ve olaylar vardır.

 Tarihi, milat öncesinden beri gelen, gezegen ilişkilerini, yerine göre mitoloji ile açıklayan, müspet bilim olmayıp istatiksel bilim olan astroloji, farklı enerjilerin frekanslarınınn  farklı yörüngelerindeki konuma göre yarattıkları etki ve oluşturdukları olayları inceleyen bir istatistiki bilimdir.

 Yaşadığımız galakside müspet bilimin halen açıklayamadığı (telepati, duru görü yada duru işiti medyumluğu, levitasyon vb. ) araştırmaya devam ettiği şeyler vardır,

 Meşhur Nasanın uzaya gönderdiği, Habl teleskobu 20-30 sene önce uzay yolculuğuna çıkmadan önce, insanlık, sadece kendi samanyolu galaksisi ile yakınımızdaki takım yıldızlarda  konumlanmış birkaç galaksiyi biliyor/tahmin ediyordu; bugün ise habl teleskobunun dünyaya ilettiği görsel veriler sayesinde, içinde yaşadığımız samanyolu galaksisinin,  galaksi kuşağında ancak bir toplu iğne başı kadar yer kapladığını idrak etmiş vazyettedir.

Güncel dünya nufusu sekiz milyarı bugünlerde aşmış vaziyettedir, biz (yaradana inananlar için söylüyorum,)  içinde bulunduğumuz coğrafya da yaradana, Allah vb. sıfatlarla hitap ederek evrensel yaratıcı ile irtibat kurmaya çalışıyoruz, bizim dışımızda var olan farklı kültür ve din mensuplarıda kendi algı ve bilinç seviyelerine göre hitap (yehova, manitu, tao, buda vb...) etmektedirler.

 Sekiz milyar üstü insanı ve insandan daha çok hayvanat ve bitki yaratan varlık, ben kendisine evrensel zeka diyorum, yarattıkları ile herbirinin algı seviyesinde konuşuyor ve iletişim halinde, şöyleki ; konuştuğumuz ana lisanımız haricinde sahip olduğumuz bilgi ve  o bilgiler aracılığı ile konuşma demek lazım, yani siz rakamları öğrendiğiniz vakit cebir, cebiri öğrendiğiniz vakit geometri, geometriyi de öğrendiğiniz vakit fizik aracılığı ile konuşmaya başlıyorsunuz ve bu öğrenmeniz devam ettikçe artan bir iletişim ortaya çıkıyor.

 İşte astroloji de evrensel zekanın konuştuğu en ileri lisanlardan biridir, hatta sadece lisan değil, aynı zamanda evrensel bir eğitim proğramıdır.

 Kimse bu eğitim proğramından kaçamaz, isteyerek yada farkında olmadan eğitimini alır. Hiçbir şeyin tesadüf olmadığı bu evrende, parmak uçlarımıza kadar farklı yaradılmışlar olarak, herbirimiz bu eğitim proğramının ayrılmaz müdavimleriyiz.

 Bize verdiği farkındalık için evrensel zekaya daima şükrederim ve temennim bu eğitim proğramındaki tüm ruhların hidayete ermesidir...